PCLioN FC

Haziran 2, 2010

Ronaldo’nun Cafercan’ı: Ricardo Quaresma

Filed under: Avrupa Futbolu, Beşiktaş — pclion @ 11:00 am

Bizim en başarılı ümit milli takımlarımızdan biri olan Tuncaylı, Servetli, Toramanlı takımın sahne aldığı yıllarda Portekiz, Türkiye’yle beraber dönemin en iyi takımlarından birisiydi. İki takımın karşılaşmaları da büyük ilgi çekerdi. Portekiz takımının en önemli iki hücum silahı kanatlarıydı ve bu iki oyuncu da Sporting altyapısı çıkışlıydı. Takımın yıldızı Ricardo Quaresma’ydı, diğer kanattaki çocuğun ismi ise Cristiano Ronaldo…

Ronaldo’nun Manchester United’a gidiş hikayesi az çok biliniyor. United’la Sporting’in yaptığı hazırlık maçında gözler esasen Ricardo Quaresma’dadır lakin o maç sonunda Sir Alex Ferguson’un David Beckham’ın yerine istediği oyuncu Cristiano Ronaldo olur. Kendisinden iki yaş küçük Ronaldo’nun çıkışıyla kariyeri değişen ve arka planda kalan, ‘olmamış’ bir yıldız Quaresma. Sir Alex’in tedrisatından o geçse bugün nasıl bir Quaresma, nasıl bir Ronaldo izlerdik bilinmez ama açıkça görüldüğü gibi bu ikilinin futbol kariyerleri birbirlerine göbekten bağlı.

Galatasaray’ın ve bence Türk futbolunun açık ara en potansiyelli adamı Arda Turan’dır. Çıkan her genç oyuncu için “Arda’nın iyisi” denmesi de buna işaret eder zaten, her uzun boylu, azıcık da top ayağına yakışan her forvete Ibrahimovic, her hızlı, top sürebilen kısa oyuncuya Messi dendiği gibi. Lakin Arda’nın hikayesinde de bir Quaresma var ve onun hikayesi muadiline göre çok daha trajik. PAF Ligi tarihinin en etkili birkaç oyuncusundan biri olan, Galatasaray’ın altın jenerasyonu olarak adlandırılan 87’lilerin en yeteneklisi gözüyle bakılan kişi Cafercan Aksu’ydu. Müthiş bir sol ayağı vardı, iyi pasördü, şut atardı, gol atardı. Fakat profesyonel futbol ona bir türlü yaramadı.

Belki yine romantik olmakla suçlanırım bilemem ama bu tip geçiş arızalarında ülkedeki futbol kültürünün payı çok büyüktür. 18-21 yaş arasında kafasına vura vura top oynatılan bir Cafercan Aksu, bugün Konya Şekerspor’da değil, en azından bir Denizlispor’da oynardı. Vasat bir fiziğin yanına ekleyebildiği birçok ekstra özelliği vardı çünkü. Bugün Portekiz’in en balon adamlarından biri olan Quaresma Beşiktaş’a gelmiyor ve İtalya/İspanya liglerinde takılmayı tercih edebiliyorsa en temel fark onun uyruğu, yetiştiği ülke ve o ülkenin futbola bakış açısıdır.

Dönelim Quaresma’ya. Hayatımda gördüğüm en zikzaklı kariyerlerden biri. Sürekli üst düzeye sıçrayan, Barcelona, Inter ve Inter aktarmalı Chelsea gibi muazzam bir kariyer inşa etmiş bu adam, bu takımların hepsinde başarısız oldu. Barcelona’da küçüktü ama Porto’nun lideriydi. Geri dönmüştü. Inter ve Serie A ise onun ümitlerinin tükendiği yerdi. Beşiktaş, Porto ve Sporting kimliğine yakın bir takım, ortalama bir ligin zirveye oynayan takımı. Bu tip takımların hücum liderliğinde yaptığı iş ortadayken bu transferin doğru bir eşleşme olduğu açıktı. Fakat Quaresma’nın dönüşü Beşiktaş’a olumsuz oldu bugün itibariyle. “Ronaldo’nun Cafercan’ı”,yapacağı bir sonraki tercih ile “dönüşü olmayan bir yola” da girebilir yalnız, o kokuyu almamak da epey zor…

Haziran 1, 2010

6 + 2 + 2 = ?

Filed under: Süper Lig, Türk Futbolu — pclion @ 7:00 pm

Türkiye’nin arızalı yabancı sınırlama sistemine bugün bir ek yapıldı ve sahadaki ile kulübedeki yabancıların yanına iki de tribünde yabancı oturtma hakkı getirildi. Bunun anlamsızlığını, mevcut yabancı havuzuna olumlu katkı yapmayacağı fikri ağırlıkta gibi gözükmekle birlikte ben uygulamanın bir rahatlama getireceğine inananlardanım. Mevcut yabancı rotasyonunda revizyona gitmeye çalışan ekipler için bir emniyet sübabı olabilir ‘artı iki’, ülkede sıkça yaşanan “Ben gitmiyorum, tazminatımı ver” restlerini artık yabancı oyunculardan daha az duyulacak, iyi bir teklif gelen yabancıyı gönderirken üç kere düşünmeden alternatifiyle zorlanmadan görüşen takımlar bence sistem için önemli bir artıdır.

İtirazların yoğun bölümünü oluşturan kısım mevcut yönetimlerin zaten yürürlükte olan uygulamalardan tam verimle faydalanamadığı, bu yeni ekin de bir yabancı birikmesi yaratacağı yönünde. Fakat bu yapılan ekin bir eksiği kapattığı gerçeğini değiştirmez ki. İster iki yabancı, ister sınırsız yabancı olsun, sorumluluk ve tercihini doğru kullanma becerisi kulüp yönetimlerine aittir. İngiltere sistemi de gelse, Portekiz sistemi de gelse, Almanya sistemi de gelse bu durum sabittir, değişken olan kuralın değil yönetimlerin verimliliğidir. Siz ne yaparsanız yapın, Tabata’ya 8 milyon avro veren zihniyete bir önlem alamazsınız, yapacak bir şey yok.

Bu yabancı ‘açılımının’ bir diğer getirisi de özellikle üst bölümdeki vahşi rekabet sebebiyle takımların 25 yaş altı yabancılara yönelmelerinin gittikçe zorlaşmasıydı. Bu ülke şu anda dünyanın en büyük 15-20 hücum oyuncusundan ikisinin Türkiye’ye aynı transfer döneminde geldiğini gördü, ikisi de 25 yaşının altındaydı: Franck Ribery ve Nicolas Anelka. Bizim bu tip oyuncuları denemeye devam etmemiz lazım, 25-30 yaş arası verimli olan adamlar, takıma oyun bilgisi ve tecrübe katacak 30+ oyuncular elbette vardır ama aldığınız hiçbir yabancı oyuncuyu aldığınız fiyata Avrupa’ya veremeyecek durumda iseniz orada bir tıkanma yaşanıyor ve tek yönlü transfer stratejileri bir süre sonra tıkanmaya ve şişen oyuncu ücretlerine neden oluyor. Zihniyet değişikliğini sağlamak için arada böyle nefes alanları açmak iyidir.

Senin aklındaki uygulama neydi derseniz ben sahadaki yabancı sayısı sabit kalmak koşuluyla yabancı oyuncu sayısının serbest bırakılmasını, bu sistemin de A2 Ligi’ne bir şekilde entegre edilmesini savunuyorum. Altyapıları tamamen yerli, üst tarafı ağırlıklı yabancı kurarsanız hem altyapıdaki kalite sınırlanıyor, hem de üst düzeye geçiş oldukça dar oluyor. 20 yaşında, Türkçe bilen, kulüp kültürüne aşina yabancı oyuncuları da olmalı Süper Lig takımlarının. Yoksa ithalat kültürüyle yabancı sorunu çözülmeyecek, taşıma suyla bu devran dönmeye devam edecektir. Yine de uygulama bence çözüm olmasa da olumlu bir gelişmedir, kısmen de olsa…

Mayıs 29, 2010

Galip Midir Bu Yolda Mağlup?…

Filed under: Euro 2016, Türk Futbolu — pclion @ 5:15 pm

2016 Avrupa Şampiyonası’na ev sahipliği yapmak için federasyon bu kez dersini gerçekten iyi çalışmış, özellikle işin stadyumlar ve bu proje üstünden Türk futbolunun Avrupa pazarına entegrasyonu fikri iyi işlenmiş. Bunlar rapordan sonra da gayet net bir şekilde ortadaydı fakat Türkiye yerine Fransa’nın daha ağır basmasının birkaç nedeni var, bunlar da görmezden gelinemez.

Türkiye heyetinin üstünde durduğu en önemli konu mali güvenceydi ki hem Abdullah Gül, hem de Tayyip Erdoğan üstünden verilmek istenen mesaj da Türkiye’nin ‘Ukrayna’ olmayacağıydı. Bildiğiniz gibi turnuvanın sadece Polonya’da ya da Polonya-Macaristan/Almanya birlikteliğiyle devam etme durumu var. Avrupa Birliği’nin yeni katılmış, gelişmekte olan ülkelere tırnak içindeki jestinin bu hale dönüşmesi tüm bu taahhütlere rağmen Türkiye’nin elini bilinçaltında zayıflatan en önemli etkendi.

İkincisi Euro 2008 sonrası hiçbir büyük turnuvanın Orta Avrupa’dan geçmiyor olması hem Dünya Kupası’nda, hem de Avrupa Şampiyonası’nda uygulanan “Bir Orta Avrupa, bir yeni ülke” gizli kuralının getirdiği baskı. 2010 Dünya Kupası Güney Afrika’dayken, 2012 Ukrayna/Polonya’dayken ve bu turnuvada da aksaklıklar mevcutken UEFA, Brezilya Dünya Kupası’nın ardından gelecek turnuvayı “daha Avrupa” olan bir ülkeye vermenin daha güvenli olduğunu düşünmüş olabilir.

Her şeye rağmen iyi bir sınav verdiğimizi düşünüyorum, kaybetmekle kazanmak arasındaki çizgide gezinmek bile karambole her turnuvaya aday olan ama eli boş dönen ülke imajımızı kırmamız açısından yeterlidir. Bu kararlılıkla devam etmek ve özellikle ulaşım ve stadyum projelerini somutlaştırmak dört sene sonra daha oturaklı bir projeyle rahat bir biçimde turnuvayı alabileceğiz gibi duruyor. En azından şimdilik beklentimiz bu yönde. Fakat kat edilen bu mesafenin bir anlam ifade etmesi için de Süper Lig’i parlatacak en önemli unsurlar olan stadyumların bir an önce tamamlanması gerekiyor. “Platini’nin tezgahı!” değil de “Galiptir bu yolda mağlup” dedirtebilmektir bütün mesele…

Diğer Rakip: Güney Afrika

Filed under: Dünya Kupası '10 — pclion @ 9:30 am

Kupa yaklaştığında takımları, yıldız oyuncuları, dizilişleri değerlendirmek dünya çapında bir ritüeldir. Herkes kendi ülkesini ve rakiplerini tartar, turnuvada kimlerin başarılı olabileceği üzerine kafa yorar, lakin Dünya Kupası denince önemli bir değişken ve rakip daha vardır: Doğa…

Tropik mi, Akdeniz mi, Karasal mı?
Güney Afrika’daki Dünya Kupası’na katılacak ekipleri bir de şimdiden öngörmedikleri doğa koşulları bekliyor olacak. Ülkenin yapısı gereği yarı tropik, Akdeniz ve karasal iklimlere bölünmüş olması birçok takım için büyük zorluk oluşturabilir. Bazı takımlar deniz seviyesindeki Cape Town ve Durban’da 16- 18 derece sıcaklıkta rahat bir iklimde maç oynarken bir anda 1750 metre rakımlı Johannesburg’ta mücadele etmek zorunda kalacak. Esas zorluk ise bazı şehirlerde gece ile gündüz sıcaklıkları arasında neredeyse hiç fark yokken Mangaung, Nelson Mandela Bay ve Tshwane gibi şehirlerde bu farkların 20 dereceye kadar çıkabilmesi. Bu parçalı iklim göz önüne alındığında takımların şartlara göstereceği uyum beklerin oyuna katılımı kadar önemli olabilir. İlk karşılaşmaları Antalya’da, ikinci maçları Erzurum’da, ikinci tur müsabakaları Bolu’da oynayacak milli takımlar bizleri bekliyor.

Saat farkı Avrupa lehine
Turnuvaların hangi kıtalarda düzenlendiğinin şampiyonu belirlemede büyük bir önemi olduğu aşikâr. Avrupa’da düzenlenen bir şampiyonayı Brezilya’nın kazanma olasılığı Güney Amerika’da düzenlenen bir kupaya göre çok daha az. 1990’dan bu yana düzenlenen bütün turnuvalar da bu gerçeğe işaret ediyor. 1990 İtalya, 1998 Fransa ve 2006 Almanya’yı hep Avrupa takımları kazanmıştı. 2006’daki turnuvanın yarı finalinde İtalya, Fransa, Almanya ve Portekiz yer alıyordu. 1994 Amerika ve 2002 Japonya/Kore’de Avrupalı ekiplerin büyük ölçüde silindiği ve sürpriz yarı finalistler çıkmasının yanı sıra Brezilya’nın da şampiyonluğa uzandığı turnuvalar olarak dikkat çekmişti. Dünya Kupası tekrar Avrupa dışına gelmiş gözükse de Güney Afrika’nın yerel saatinin Avrupa’ya yakın olması bu kez dengeleri değiştirebilir. Türkiye ile aynı saat diliminde olan Güney Afrika’ya Avrupalıların göstereceği uyum bu açıdan kolay olacak gibi gözüküyor. Brezilya’nın Yaşlı Kıta’da bir kez güldüğü hatırlanınca, bu veri bize acaba dedirtiyor.
***
27 Mayıs 2010 tarihli Taraf Gazetesi için yazılmış yarı araştırma, yarı fikir haberidir efenim, arada kaynamasın istedik. Yazı fikrini ortaya atan Ali Murat Hamarat’a da saygılarımızı sunarız…

Benitez Başkan

Filed under: Avrupa Futbolu, Multimedia — pclion @ 6:00 am

Gerrard, Torres, Mascherano gibi kadrosunun en güzide adamları dört bir yandan, çokça da İspanya’dan kuşatılan Rafael Benitez’in Juventus’a yelken açıp gemisini terk edeceği konuşuluyordu nicedir ama bu söylenti Juve’nin daha ucuz yollu ve yerli bir alternatife yönelmesiyle boşa çıkmıştı. Şimdilerde Jose ‘The Special One’ Mourinho’nun boşluğunu Inter’de doldurabilecek kalibredeki hocalardan biri gözüyle bakılıyor lakin bu rivayeti iki taraftan birisi doğrulamış değil.

Tartışmalar devam ededursun, Benitez hocamız Sunderland balonundan tutun da aylarca N’Gog denen Bebbe muadili santrforla aylarca oynamak zorunda kalmasına kadar birçok absürdlükle mücadele verdiği sezonun ardından çareyi göbek atmakta bulmuş. 2005’te İstanbul’da gelen Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunun yâd edildiği ‘One Night in İstanbul’ gecesinde yapılan daveti kırmayarak dans etmeye başlayan İspanyol hoca, yardımcısı Sammy Lee’den de gazı alınca coştukça coşuyor. “Liverpool’da kalır mı, kalırsa yıldızlarını elinde nasıl tutar, tutamazsa yerleri nasıl dolar” soruları bizim aklımızın bir köşesine yazılmış olsa da biz de bunları kenara bırakıp videoyu izleyelim. Benitez Başkan‘ı salondan götürecek ekip eksik gibi sadece…

Mayıs 27, 2010

Premier Lig’de Yaya Toure Denklemi

Filed under: Avrupa Futbolu, Transfer — pclion @ 2:30 pm

Barcelona’dan ayrılması hemen hemen kesinleşen Yaya Toure ile ilgili binbir türlü senaryo dönüyor ve bu senaryolar muhtemel başka transferleri de tetikleyecek cinsten. Toure yerine orta sahaya kaliteli bir oyuncu almak niyetinde olan Barça’nın ilk hedefi Cesc Fabregas. Toure ve Marquez’in de dahil olduğu takas yollu bir transfer beklentisi son günlere kadar ağırlıktaydı fakat Barça’nın kapıyı 30 milyon avrodan açmak istemesinin Arsenal’in beklentileri karşılamaktan fersah fersah uzak olduğu da açık. Bu denklemi bozan esas gelişme ise devreye iki takımın daha girmesi.

Premier Lig’de son haftaya kadar şampiyonluk mücadelesi veren Chelsea ve özellikle de Manchester United’ın Yaya Toure için epey ısrarcı olduğu haberleri ayyuka çıkmış durumda. Arsenal’in bu iki ekibin vereceği teklifleri karşılaması ilk bakışta zor gözüküyor. Bu iki takımdan birisinin Yaya’yı kadrosuna katması halinde ise Barcelona başka orta sahaya yönelebilir ve bu noktada en göz önündeki aday geçen sene de ısrarla istedikleri Liverpool’un Arjantinlisi Javier Mascherano.

Liverpool’un Şampiyonlar Ligi dışında kalmasıyla Torres, Gerrard ve Mascherano’nun kulüpten ayrılma olasılıklarının tavan yaptığı bir sır değil ve Barça da bu fırsattan istifade Arjantinliyi koparma derdinde. Xavi ve Iniesta’nın arkasına gelecek olan Mascherano nasıl bir orta saha oluşturur, düşünmesi bile güzel. Yaya Toure’den başlayan ve Premier Lig’in dört büyüğünü kapsayan bu denklemin cevabı Avrupa transfer piyasasını fazlasıyla etkileyecek…

94’ün 17 Yaş Altı Milli Takımı & Bugün

Filed under: Türk Futbolu, U 21 ve Altı — pclion @ 6:00 am

Dünya Kupası yaklaşadursun, 17 Yaş Altı Avrupa Şampiyonası heyecanında yol yarılandı bile. Okay Yokuşlu, Artun Akçakın gibi oyuncuları izlemenin yanı sıra geçen sene Dünya Şampiyonası’na katılan takımın arkasından gelen jenerasyonu tanımak için de iyi bir fırsat oluyor. Fakat bu yazıda bahsedeceğim gençler bugünün değil 16 yıl öncesinin Avrupa şampiyonluğuna uzanan gençleri…

Aslında internet alemini baya sıkı tarasam da o kadronun tamamına ulaşabilmek mümkün değil. FIFA, turnuvalarının kadrolarını saklıyor ama UEFA’nın böyle bir adeti yok. Kanırta kanırta final kadrosunu çıkarabiliyorsunuz sadece. Finalde Danimarka’yı geçen ‘şampiyon kadro’ya baktığımızda isimlerin birçoğu yabancı. Arada parlayan iki isim var: Fatih Tekke ve Fevzi Tuncay…

Genç milli takımlarda, özellikle de bu yaş kategorilerinde her zaman savunduğum bir tez var: başarılı bir jenerasyondan en fazla iki-üç oyuncu A milli takım düzeyine ulaşabilir, gerisi gerçekten ekstradır. Bu kadroya baktığımızda da benzer bir tablo var ama o günün şartlarını farklı kılan bazı detaylar var. Genç milli takım yapılanması o günler için çok yeni ve 1990’da özerkliğin gelmesiyle daha önceleri angarya olarak görülen 21 yaş ve altı kategorilere ilk kez önem verilmeye başlanıyor. 1994’te ortaya çıkan bu jenerasyon da o yapılanmanın ilk meyvelerinden.

Genç oyuncu kavramının henüz oturmadığı “pişsin, otursun sırasını beklesin” gibi şehir efsanelerinin bugünkünden daha baskın olduğu o yıllarda bir umut ışığı olması gerekiyordu bu ekibin fakat kendini kabul ettirebilen sadece iki oyuncu çıkabildi bu kadrodan. Fatih Tekke’nin de ne şartlarda, kaç yaşında kendini ispatlayabildiğini unutmamak gerek. Bu saf yeteneği ehlileştiren, şekillendiren de yetiştiği kulüp değil, kendisi olmuştu ve bunu becerebildiğinde yaşı 26’yı gösteriyordu. Bu kadar büyük bir oyuncunun bugün İspanya ya da İtalya’da değil de Rusya’da mücadele ediyor olmasının sebebi sadece yaşıdır. Herkesten de Fatih Tekke olmasını, bir şeylere ‘rağmen’ futbolu öğrenmesini bekleyemezsiniz.

Buradan çıkarılması gereken sorun şu. Yeterli sayıda oyuncu 18-21 yaş aralığında forma şansı bulamaması o günlerden bugüne bir miras ve bu durum başarılı olmuş, olacak her jenerasyonumuzun başına bela olacak, potansiyeline asla erişememesini sağlamaya devam edecek. Bugün Galatasaray altyapısından çıkan birisi amiyane tabirle ‘wonderkid’ dört genç milli oyuncu takasta kiloyla defter satar gibi kullanılıyorsa bunun başlıca sebebi eksiklerine rağmen yeteneklerini ortaya koyma, maç tecrübesiyle eksiklerini değiştirme şansının doğru zamanda, doğru takımda verilmemiş olmasıdır.

Galatasaray burada bir değişken olsa da bu takas, 90’ların başından bugüne kadar değişen bir şey olmadığını açıkça gösteriyor. Son yazımda da söylediğim gibi, Arda Turan’ı oynatacak Ersun  Yanal’lara, Uğur Uçar’ı oynayacak Ertuğrul Sağlam’lara, Manisaspor’lara, Kayserispor’lara ihtiyacı var bu ülkenin. Yoksa onun baldırı güçsüz, bunun onun oyun zekası kıt, armudun sapı, üzümün çöpü diyerek genç oyuncu yetiştirilmez. Yetişmez de. Cafercan Aksu ile Arda Turan arasındaki makasın o yaşlarda sanıldığı kadar da büyük olmadığını, üstüne düşülse ondan da ortalama bir oyuncu çıkarılabileceğini varsaydığımız gün bir şeyler değişecektir. Nuri Şahin’in 2005’ten bugüne yaşadığı sürecin ders olarak okutulması gerekiyor kulüplerimize. Bunu başardığımız zaman Okay Yokuşlu’yu, Artun Akçakın’ı geleceğin Süper Lig oyuncuları gözüyle seyredebiliriz ancak…

Mayıs 26, 2010

Unutulmazlar: Paolo Rossi

Filed under: Blog, Dünya Futbolu, Dünya Kupası '10 — pclion @ 4:40 pm

En büyük oyuncular yere düştükten sonra ayağa kalkabilenler olmuşlardır futbol tarihi boyunca. 1956 doğumlu Paolo Rossi de 1982 Dünya Kupası’na damga vurarak sahalara nasıl geri dönüleceğinin en güzel örneklerinden birini vermiştir ve ne kadar büyük bir golcü ve futbolcu olduğunu tüm dünyaya ispatlamıştır. İki sene topa ayağını sürmemiş Rossi, İspanya 82’yi sallayacak ve 6 golle gol krallığına uzanacaktı. Dünya Kupası’ndan birçok gol kralı gelip geçti belki ama bu krallığı farklı kılan bir taraf var. Rossi bunu turnuvayı takımına kazandırarak başaran ve  Dünya Kupası’nın en değerlisi seçilen iki oyuncu var tarihte, diğeri de Mario Kempes. Kariyerinin tam ortasındaki iki yıllık boşluğun ardından Dünya Kupası’nda efsanevi bir dönüşe imza atan ve son 2006 Almanya’dan da esintiler de taşıyan Rossi’nin hikayesine başa sararak bir göz atmak gerek…

Juventus altyapısından yetişen Rossi’nin profesyonel kariyeri 76’da Como’ya tecrübe kazanması için kiralanmasıyla başlıyor.  İlk sezonunda sadece altı maça çıkan 20 yaşındaki Rossi’nin sahneye çıkışı Vincenza’ya gidişiyle olur. Bölgesindeki oyuncuların sakatlanmasıyla takımının birinci opsiyonu haline gelen Rossi, yeteneklerini sergilemeye başlamış ve o sezon 21 golle Serie B’de gol krallığına uzanmıştı. Takımını Serie A’ya taşıdıktan gollerine devam eden genç İtalyan, zirve lige kısa sürede damgasını vurmayı bilmişti. 1977/78 sezonunda da 24 golle Serie A’nın gol kralı olan Rossi, bir ilki gerçekleştirerek İtalya’nın en üst düzey iki liginde peş peşe gol kralı olmayı başarmıştı. 22 yaşındaki bu genç oyuncu doğal olarak İtalya Milli Takımı’nın hocası Enzo Bearzot’un da dikkatini çeker ve genç gol kralı Arjantin’de düzenlenen Dünya Kupası kadrosuna dahil olur. Rossi, hocasını mahçup etmeyecek ve attığı üç golle turnuvayı dördüncü tamamlayan takımının en skorer oyuncusu olacaktı.
‘Genç Rossi’ kariyerinin zirvesindeydi ve Vicenza, İtalya’nın en büyük yeteneklerinden olan Rossi’nin bonservisini Juventus’tan almak istedi ve dönemin transfer rekoru olan 2.6 milyon lirete (1.75 milyon sterlin) milli golcüyü kadrosuna kattı. Bu transfer rekoru ancak dört sene sonra Diego Maradona’nın Barcelona’ya geçişiyle el değiştirecekti. Ne var ki bu büyük transfere imza atan Vicenza, Rossi’nin 15 golüne rağmen küme düşmekten kurtulamayacak ve genç İtalyan’ı sezon sonu Perugia’ya kiralamak zorunda kalacaktı.

Perugia’ya geçişiyle birlikte vites arttırması beklenen Rossi, o sezon kariyerini alt üst edecek olan bir bahis skandalına karışacaktı. 2006’da patlak veren Calciopoli skandalının atası olarak da bilinen Totonero skandalında adı geçen efsanevi golcü, 78’de Avellino ile oynanan maçta 2-2’lik skoru tayin ettiği gerekçesiyle üç yıl sahalardan men cezası alacaktı. Milan ve Lazio’nun küme düşürüldüğü skandalda en ağır darbeyi alan isimlerden biri de o olmuştu. Yoksa İtalyan futboluna damga vurması beklenen 24 yaşındaki Rossi’nin adı tarihin karanlık sayfalarından biriyle mi anılacaktı?

Bu sorunun cevabı belki birçokları için evetti ama o, bunu kabullenmeyecekti, kabullenemezdi. Cezası iki yıla düşürüldükten sonra 82 İspanya’nın hemen öncesinde futbola dönen Rossi, futbol topuna alışmadan İtalya Milli Takımı’na davet alacaktı. İtalya’nın hocası Enzo Bearzot’un bu kararı İtalya’da büyük olay yaratsa da o Rossi’ye güveniyordu ve bu güveninin boşa olmadığını sadece İtalya değil bütün dünya yakın zamanda görecekti.

İtalya, grup maçlarını üç maçta üç beraberlik alarak kılpayı geçerken Rossi, henüz gol atma başarısı gösterememişti. Enzo Bearzot’un bu tercihi ciddi şekilde sorgulanırken İtalya ikinci tur gruplarının son karşılaşmasında yarı final vizesi kovalıyordu, rakip ise Brezilya’ydı. Paolo Rossi, bu karşılaşmaya damga vuracak, Zicolu, Socratesli Brezilya’ya karşı attığı üç golle tarihin en önemli hattricklerinden birine imza atacaktı. İtalya’nın 3-2 kazanıp yarı finale yükselmesini sağlayan bu performansın tesadüf olmadığını yarı finalde Polonya’ya iki gol atarak gösteren Rossi, Santiago Bernabeu’daki finali de boş geçmedi. 90 bin kişinin önünde Batı Almanya’nın karşısına çıkan İtalya’yı 1-0 öne geçiren golü atan Rossi, takımını Dünya Kupası şampiyonluğuna taşımıştı. Futboldan uzak kaldığı iki sezonun ardından ayağa kalkan Rossi, dünya futbol tarihine geçti.

82 İspanya sonrası Juventus’ta dört başarılı sezon geçiren, ardından Milan ve Verona’da oynayarak 87’de kariyerini sonlandıran Rossi, o günden bu yana bir simgeye dönüştü. Bir futbolcu asla pes etmemelidir, büyük futbolcu en zor şartlarda geri dönmesini bilendir. Paolo Rossi bu sebeple unutulmazdır, efsanedir. Saygıyla anmak gerekir…

Castrol Futbol İle Kazan! www.castrolmoments.com/tr/

Türk Asıllılar Milli Takımı

Filed under: A Milli, Dünya Kupası '10 — pclion @ 11:30 am

Her büyük turnuva yaklaştığında Brezilyalıların başka milli takımlarda görev alması gündeme gelir, bunun etik olup olmadığı tartışılır. Bu tartışmaların Türkiye ayağında ise Mehmet Aurelio yer alır. Japonya’da Alex, son dönemde dışarıda kalmış olsa da Almanya’da Kevin Kuranyi, Portekiz’de Deco vs vs… Bu oyunculardan rahatlıkla iddialı bir milli takım takım çıkarılabildiği her zaman söylenegelir. Fakat bizim atladığımız bir konu var ki o da başka milli takımlarda oynayan Türklerin de sayısının az olmadığı ve bu oyunculardan da bir milli takım oluşturulabildiği…

Defans hattındaki sağ bek sıkıntısını bir kenara koyarsak çift ön liberolu, bol ofansif orta sahalı, 3-6-1 dizilişli bir Türk Asıllılar Milli Takımı şu gün itibariyle mevcut. Bu oyunculardan dokuzu A milli düzeyde forma giymişliği var, bunlardan Mesut, Eren ve Gökhan, Güney Afrika’da da mücadele edecek. Hollanda genç milli takımlarında kaptanlık yapan Oğuzhan Özyakup’un Türkiye’yi tercih etmeyeceğini açıkça dile getirmişliği de varken şu takıma tek takviye Almanya’da henüz milli olmamış olan Ömer Toprak. İlk olarak Türkiye için oynayan, daha sonra Almanya’ya geçen Ömer’in tekrar milli takıma kazandırılma çalışmaları var, onu not düşerek şu takımı oluşturabiliriz.

————————Ramazan Özcan———————
———-Ömer Toprak—Serdar Taşçı—Malik Fathi——
————–Yasin Pehlivan——Gökhan İnler————
————————Oğuzhan Özyakup——————
——-Ümit Korkmaz—–Mesut Özil——Veli Kavlak—–
————————-Eren Derdiyok———————

İsviçre’nin 19 yaş altı takımında oynarken Türkiye tarafından ikna edilip ümit milli takıma kazandırılan Serkan Şahin’le daha başarılı bir yayılım oluşabilirdi belki ama varsın, o da olmayıversin. Ben üçlü oynatırım takımı! Aslında Galatasaraylı Barış Özbek de kullanılabilirdi bu takımda fakat oyuncuların A milli takım potansiyeli taşımasına özen gösterdiğimden onu şimdilik dip not olarak düşelim. Mevcut takımın ülkelere dağılımı ise şöyle;

Avusturya: Ümit Korkmaz, Ramazan Özcan, Yasin Pehlivan, Veli Kavlak
Almanya: Mesut Özil, Serdar Taşçı, Malik Fathi, Ömer Toprak
İsviçre: Gökhan İnler, Eren Derdiyok
Hollanda: Oğuzhan Özyakup

Mayıs 25, 2010

Çağlar Birinci vs Galatasaray Altyapısı

Filed under: Galatasaray, Galatasaray Altyapısı — pclion @ 7:30 pm

Galatasaray yönetiminin Lidyalılar’a tepki olarak başlattığı transfer stratejisi tam gaz devam ediyor. Eldeki oyuncuları üçer beşer hediye edip kadroyu daraltmak, arada da bu takaslar sayesinde üç beş lira az vererek kâr etmenin bu transferlerin arkasındaki düşünce olduğunu okumak zor değil…

Çağlar Birinci’nin sol bek rotasyonuna bir opsiyon getireceği, Hakan Balta stopere kayınca sol tarafı boşalan Galatasaray’da benzer karakterli bir başka stoper-bek’in iş göreceği aşikâr. Fazla skor bulamasa da şut tehdidine sahip olması da artılar arasında sayılabilir lakin Çağlar Birinci’yi birçok kez izlemiş birisi olarak transferi uğruna dört genç oyuncuyu bonservisiyle verip üstüne para eklenecek bir oyuncu olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Bu transferin Galatasaray’daki esas karşılığı Hakan Balta’nın stopere çekilmesidir, Servet Çetin, Gökhan Zan ve Emre Güngör’ün gönderilme ihtimaline karşın bir stoper kazanılmasıdır. Elini cebine fazla atmadan bu hamleyi yapabilmek Galatasaray yönetimini şu gün için fazlasıyla mutlu etmiştir, peki ya gerisi…

Gerisi alabildiğine hayal kırıklığıdır benim için. Semih Kaya, Serdar Eylik, Erhan Şentürk, Murat Akça… Galatasaray altyapısını belli bir süredir takip edenler bilirler ki takasa verilen bu oyunculardan bazıları Galatasaray’a yükselme ihtimali olmayan, kapasitesi belli adamlar değiller. 20 yaşına henüz girmemiş olan Semih’in hikayesinden kitap yazılır. Altay’dan alınışı, yüzüne gelen tekme, Kalli’nin onu ilk 11 oynatmaya niyetlendiği gün altyapıda dört günde çıktığı üçüncü maçta dizini bırakması… Peki ya Serdar Eylik daha 10 ay önce (müthiş bir abartı olsa da) yeni Cristiano Ronaldo ilan edilmedi mi Galatasaray’da?..

Bugün ülkenin açık ara en iyi yerlisi ilan edilen Arda Turan, Manisaspor’a Ersun Yanal’ın özel isteğiyle kiralanmasa bugün Galatasaray’da oynayabileceğini kim iddia edebilir? Arda Ersun Yanal’ın, Uğur Ertuğrul Sağlam’ın kanatları altında palazalandı diye onlarca genci “kim nerde oynayabilir, hangi takım bunlara düzenli şans verir” diye düşünmeden sokağa atar gibi gönderip onlardan kendini ispatlamasını bekleyen bu zihniyet bugün iflas etmiştir. Elinde bonservisli oyuncusu varken hangi Süper Lig takımı senin altyapı oyuncunu parlatmak için çaba gösterir, hangi evrende yaşıyoruz? Ersun Yanal, Ertuğrul Sağlam, Abdullah Avcı, Suat Kaya. Galatasaray’a dönebilen bütün oyuncuların bu adamların tedrisatından geçmiş olmasının bir anlamı olsa gerek…

Gönderilen dört altyapı oyuncusu değildi bugün giden, Galatasaray altyapısı diye önümüze başarı hikayesi gibi koyulan bu sistemin başta organizasyon olmak üzere birçok defosu olduğunun ilanıdır bugün. Balon patlamıştır. Fatih Terim döneminde altyapıya alınan gençlerin kaymağını bile doğru dürüst yiyemeyen Galatasaray’ın bundan sonra “yeni bir Arda Turan”a kavuşması mucizelere bağlı. Semih Kaya, o yapılanmanın son ümidiydi, Semih de takasa veriliyorsa en az üç-dört sene Galatasaray altyapısından yeni ürün beklemeyi de unutun derim. Belki Berkin Arslan…

Bu transfer üzerine, gönderilecek oyuncular üzerine söylenecek çok ama çok şey var, fazla uzatmayalım. Çağlar’ın alınması bir başka rotasyon hamlesidir, yerindedir, gereklidir. Çok büyük işler beklememek kaydıyla tabii. İşin takas oyuncuları ayağını daha sonra detaylıca yazar, çizer, tartışırız…

Older Posts »

WordPress.com'da Blog Oluşturun.