
Güncel yazılarıma erişmek isterseniz pclionfc.blogspot.com adresini ziyaret etmeniz gerekiyor. Ara ara yazılarımı buraya taşıyacağım ancak güncel olarak diğer blogu kullanmaktayım, bilginize…

Güncel yazılarıma erişmek isterseniz pclionfc.blogspot.com adresini ziyaret etmeniz gerekiyor. Ara ara yazılarımı buraya taşıyacağım ancak güncel olarak diğer blogu kullanmaktayım, bilginize…

Güncel yazılarıma erişmek isterseniz pclionfc.blogspot.com adresini ziyaret etmeniz gerekiyor. Ara ara yazılarımı buraya taşıyacağım ancak güncel olarak diğer blogu kullanmaktayım, bilginize…
Blogdaki futbol ağırlığı arttıkça ilgilendiğim diğer konularla ilgili yazılar gittikçe seyrekleşti farkında olduğunuz üzere. Hem buraya futbol okumak için gelen okuyucuları rahatsız etmemek, hem de blogda daha yoğun futbol konuşmak adına pek fazla dizi yazmıyordum ama bu tavrımı değiştirmemi sağlayan bir dizi izliyorum bir süredir, yazmasam çatlardım açıkçası. Dizinin ismi True Blood.
True Blood bugüne kadar pek görmediğimiz türde ve cesarette bir fantastik-korku dizisi. Vampirlerin sentetik kan üretimi sonunda vatandaşlık hakkı elde etmeleri, bunun sonucunda günlük hayata girmeleri ve bunun toplum ve insanlar üzerindeki etkileri işleniyor. Ana kahramanlarımız ise 150 yıllık erkek bir vampir olan Bill Compton ve ilk bölümde tanıştığı garson kız Sookie Stackhouse. Bu ikilinin birbirine aşık olmasıyla başlayan, toplum normlarına pek uymayan ilişkileri üzerinden anlatılıyor hikaye. Vampir-insan ilişkileri temel konumuz elbette ve oldukça başarılı ve inandırıcı biçimde işlendiğini söyleyebiliriz. Böyle bir hikayede gerçekçi kelimesini kullanmak biraz abes kaçacak ama fazlasıyla inandırıcı diyebilirim.
Türü ne olursa olsun bana göre bir dizinin notu karakterleri işleyiş biçimiyle verilir. True Blood da bu anlamda gerçekten üstüne çalışılmış ve iyi bir senarist ekibin elinden çıktığını belli eden bir yapım. Bill ve Sookie dışında Sookie’nin çevresindeki Jason, Tara, Sam ve Lafayette ana yan karakterler en az Sookie ve Bill kadar detaylı işleniyor ki az önce dediğim gibi insanı diziye çeken en önemli unsurlardan birisi bu. Tanıtım yazısı olduğu için detaylara girmek dizinin güzelliğini bozabilir ancak bir TV dizisi için fazlasıyla cesur olduğunu tekrar söylemek lazım. Çıplaklık sıkça kullanılan bir unsur dizide, kandan bahsetmeme gerek yok zaten. Türkiye’de yayınlanma ihtimali ’sıfır’ olan bir dizi True Blood. Gerçi e2′de bu tip diziler veriliyor, RTÜK oralara pek el atmadı henüz anlaşılan. Yine de True Blood işi bir adım öteye taşımış, onu söyleyebilirim.
True Blood an itibariyle 2. sezon 8. bölümde ve sezon devam ediyor. Favori dizilerimden Entourage’la beraber bu ölü sezonda takip edebileceğiniz en iyi iki diziden biri. Torrent sitelerinde rahatlıkla bulup indirebilirsiniz, paylaşanı çoktur.
Girişte değindiğim konuya bir ufak ek. Futbol dışı yazılarımı başka bir mecrada paylaşmak gibi bir planım var, özellikle dizi, televizyon yazılarını. Yakın zamanda bazı arkadaşlarla organize olmayı becerebilirsek güzel haberlerimiz olabilir bu yazıları takip etmek isteyen arkadaşlarımıza…
Galatasaraylılarla başlayalım bu yazıya. Hem Netanya maçında, hem de Gaziantepspor maçında en dikkat çekici oyuncularımızdan biri Aydın Yılmaz’dı şüphesiz. Özellikle Netanya maçındaki performansı büyük beğeni toplamıştı ve verimli oyunu onunla ilgili yüksek beklentileri tekrar açığa çıkardı. Netanya maçı yazısında da belirtmiştim, beklentileri fazla yüksek tutmak hem hayal kırıklığına yol açar, hem de oyuncuya haksızlık olur. Ondan Messi performansı bekleyenler doğal olarak cevap alamadı Gaziantepspor maçında, bu çok da doğal. Beklentileri bu kadar kolay revize etmemek lazım. Aydın Yılmaz’ı sıkça eleştiririm burda, bence yeteneğini kullanamaması tamamen mental sorunlardan kaynaklanan bir oyuncudur ve asla Arda Turan seviyesinde bir gelişim beklemiyorum ondan. Ancak yine de aklını futbola verebildiği zaman fark yaratabileceğini, Galatasaray’a faydalı olabileceğini gösterdi bizlere ve bu motivasyonda Frank Rijkaard’ın büyük payı olduğunu görmek zor değil. Kanat-forvetli sistemin yedekleyicilerinden birisi de Aydın Yılmaz olacak gibi gözüküyor an itibariyle.
Aslında bu sezon takımda kalabileceğini düşündüğüm genç oyunculardan birisi Erhan Şentürk’tü. Hem merkez forveti, hem de sağ forveti yedekleyebilecek bir oyuncu olduğundan Frank Rijkaard’ın kadroyla ilgili düşüncelerinde yer bulabileceği fikrindeydim ama kamp döneminde kendini yeterince gösterememiş anlaşılan Erhan Şentürk. Çok üzüldüğümü söyleyemem zira onun için mevcut en iyi olasılık tekrar Diyarbakırspor’a kiralanıp Süper Lig’de şans bulması olacaktı, o da gerçekleşti zaten. Duyduğuma göre ilk maçında iyi bir oyun ortaya koymuş ama izleme şansım olmadı henüz. Bu sezon daha fazla göz önünde olacak ve birçok kez 90 dakika izleme fırsatı bulacağız. Galatasaray’da kalıcı olmak istiyorsa zaten önce bu seviyede yeterliliğini ispatlamak zorunda, Arda Turan ve Uğur Uçar örneklerinde olduğu gibi.
Galatasaraylılardan bahsetmişken son bir not ekleyeyim. Galatasaray’dan Gaziantepspor’a transfer olan altyapı çıkışlı Gökhan Öztürk’le konuşma fırsatı buldum. Lisans işlemlerindeki problem sebebiyle 18′e alınamamış, taktik çalışmada ilk 11′de yer almasına rağmen. Bölgesindeki rekabeti sordum, Murat Ceylan’ın sağ tarafa yakın oynatıldığını, kendisinin ilk 11′de oynamasına engel olmadığını söyledi. Zurita’nın form düşüklüğünü de düşününce Gökhan’ın orta sahada bir şansı olduğunu düşünüyorum açıkçası. O da sezon boyunca takip edeceğimiz oyunculardan biri olacak.
Batuhan Karadeniz futbol gündemini bir süredir meşgul ediyor. Aslında ayrı bir yazı yazmak istiyordum onun için ama bir türlü denk gelmedi. Yeri gelmişken üç-beş cümle bir şeyler söylemek istiyorum. Ne kadar arıza da olsa, ne kadar antipatik de olsa ligin en iyi ve en kaliteli forvetlerinden birisi Batuhan Karadeniz. Geçtiğimiz sezon 6 aylık bir dönemde Eskişehirspor’a neler kattıklarını gördük ve neredeyse ilk Süper Lig deneyiminde yaptı bütün bunları. Batuhan hiçbir zaman akıllı bir oyuncu olmayacak belki ama böyle bir yetenek elinizde varken faydalanmanız gerekiyor. Karakterli sporcu olmak belki önemli ama her şey değil, Avrupada da bu tip örnekler görmek mümkün. Trabzonspor’un ilgilendiği söylentileri çıkıyor ki bence Trabzonspor’u bu hamle şampiyonluk yarışında çok iddialı bir konuma getirir. Geçen sezonun en çok gol kaçıran takımına gelecek bir Batuhan takımın bir seviye daha yukarı çıkması anlamına gelir. Alper abiyle de konuşmuştuk Batuhan konusunu, o zamanlar Fenerbahçe’nin Batuhan’la ilgilendiği bilinmiyordu. Geçenlerde yazmış o da, çok da iyi bir özet olmuş. Şurdan okuyabilirsiniz.
Raporu açıklanan ümit milli takımla kapatalım. Genel hatlarıyla bildiğimiz isimler ancak dikkat çekici tercihler de yok değil. Serkan Şahin ismi önemli bu noktada zira İsviçre milli takımıyla çok ciddi bir çekişme yaşanmıştı Serkan için ve geçen raporlardan birinde yazdığımız gibi son olarak Türkiye’yi tecih ettiğini açıklamıştı. Udineseli Ergün Berisha’yı hiç tanımıyorum, maçı izleme fırsatı bulursam takip etmek istediğim isimlerin başında o geliyor. Kadronun tamamı aşağıda;
Kaleciler: Volkan Babacan (Fenerbahçe), Sinan Bolat (Royal Standard de Liege), Onur Recep Kıvrak (Trabzonspor).
Savunma: Fatih Serkan Kurtuluş (Galatasaray), Serkan Şahin (FC Basel), Serdar Aziz (Bursaspor), Muhammet Aykut Demir (Gençlerbirliği), Abdullah Karmil (Trabzon Karadenizspor), Emre Özkan (Beşiktaş), Ferhat Bıkmaz (Sivasspor), Özgür Çek (Ankaraspor).
Orta saha: Tunay Torun (HSV Hamburg), Aydın Yılmaz (Galatasaray), Soner Aydoğdu (Gençlerbirliği), Ergün Berisha (Udinese), Murat Ceylan (Gaziantepspor), Jem Karacan (Reading FC), Necip Uysal (Beşiktaş), Eren Albayrak (Bursaspor), Umut Koçin (Kayserispor).
Forvet: Burak Çalık (Altay), Tevfik Köse (Bayer 04 Leverkusen), Deniz Yılmaz (Bayern Münih).
‘Yalnız Futbol’ Galatasaray TV’deki yeni programımızın ismi. Bu programda yalnızca futbolun kendisi konuşulacak, her öğesiyle elbette. Futbol hariç her şeyin konuşulduğu futbol programlarının yanında yalnız kalmış futbolumuza meşrebimizce eşlik etmeye çalışacağız. Dört Galatasaraylı, Galatasaray’ı konuşacak ama futbolun doğrularıyla.
Programın katılımcıları sevgili Melih Şabanoğlu, Eray Sözen, Atahan Altınordu ve bendeniz Uğur Karakullukçu olacak. Haftanın konularını konuşacağımız, Galatasaray’ın o haftaki maçını derinlemesine analiz edeceğimiz, o haftaki ligi ve gelecek haftaki rakibimizi değerlendireceğimiz bir program olacak temel olarak. Elimizde Galatasaray maçlarının geniş bir özeti de olacak, programda kullanacağız, ayrıca maçla ilgili her türlü veri elimizde olacak.
Programın süresi yaklaşık 1 saat 15 dakika, çekimler ise Çarşamba günleri yapılıyor. Program başlangıçta banttan yayınlanacak, o sebeple ilk programın yayın saati hakkında bilgim yok. Muhtemelen yarın akşam olur ilk yayın, öğrendiğimde yazarım. Kendini izleten, farklı ve kaliteli bir program yapmak istiyoruz, sizi de bekleriz Galatasaray TV ekranlarına…
Bu sezon Türkiye liginde transfer pazarı baya hareketli. Üç büyüklerin transfer hamleleri dışında esas ilgi çekici olansa Anadolu’nun da bu sene imkanları ölçüsünde ses getiriyor olması. Darius Vassell transferini değerlendirmiştik daha önce, Vassell dışında iki iyi yabancı forvet daha ligimize adım atmak üzere. Hatta biri adım atmakla kalmayıp ilk maçında ilk golünü attı Diyarbakırspor’da.
Andres Mendoza zaten futbolumuza fazla yabancı bir isim değil. Türk futbolseverler onu Galatasaray’a karşı Club Brugge formasıyla izleme fırsatı bulmuştu 2. Fatih Terim döneminin ilk senesinde. Maddi açıdan ligin en sıkıntılı ekiplerinden olan, belki de başında gelen Diyarbakırspor’un Şampiyonlar Ligi kariyerli, Avrupada senelerce futbol oynamış Mendoza’yı yeniden Avrupa’ya getirmesi gerçekten övgüyü hak eden bir transfer. Benim aklımda kaldığı kadarıyla güçlü ve fuleli bir oyuncuydu. O gücünden ne kadarı kaldı bilmem ama verilen paranın karşılığını verecek bir transfer olacağını düşünüyorum yine de.Brugge sonrası izini kaybetmiştim ben Mendoza’nın, daha sonra Ukrayna, Fransa, Rusya ve Romanya’da forma giymiş. Marsilya’da ne ara oynadı, gerçekten hiçbir fikrim yok. Hoş, sezon boyunca tek gol kaydedememiş ki bu da kariyerinde düşüşe geçtiği zamana denk geliyor. Metalurg Donetsk’ten sürekli bir yerlere kiralanmış Peru’lu oyuncu. Marsilya öncesinde Metalurg’da forma giyen Mendoza kiralık dönemi sonrası tekrar Metalurg’a dönmüş, ordan Dinamo Moskova’ya gitmiş, sonra bir daha dönmüş. Ardından Steua ve geçen sezon formasını giydiği Meksika takımı Morelia geliyor. Morelia’da 11 maçta 3 gol atmış. Pek parlak bir performans değil ancak Türkiye liginde tutunma mücadelesi veren bir takım için fazlasıyla kaliteli ve tecrübeli bir oyuncu. Araştırılarak mı getirildi, yoksa menejerler mi önerdi billmiyorum ama kimin aklına geldiyse iyi iş çıkarmış. Böyle transferleri daha sık görmek isterim ligimizde.
Bir diğer transfer haberi ise dün düştü piyasaya. Geçtiğimiz sene adı sıkça Galatasaray ve Beşiktaş’la anılan Benfica’nın bonservisli oyuncusu Ariza Makukula Kayserispor’la anlaşmak üzereymiş. Geçtiğimiz seneki haberler eğer Türkiye liginde bir piyasa oluşturmak amacıyla yapıldıysa menejerler amacına ulaşmış görünüyor. Kariyerinde birçok ekibe kiralanmış olması ilk bakışta olumsuz bir izlenim bırakıyor ama şöyle bir baktığınızda hep üst düzey liglerde ve takımlarda forma bulduğunu görüyorsunuz. Galatasaray’a gelse memnun olur muydum, bilemiyorum ama hemen kestirip atmazdım şöyle bir bakınca. 6 ay önce Bolton tarafından 800 bin euro bedelle kiralanmış ancak bekleneni verememiş. Benfica’daki forvet enflasyonunu da düşününce satış listesine konmasına pek şaşırmamak gerek. Kayserispor sever böyle isimli forvetleri, forvet tipi olarak da Aghahowa’dan daha uygun olduğunu söyleyebiliriz en azından.
Aghahowa demişken, Kayserispor’un serbest bıraktığı Aghahowa eski takımı Shaktar Donetsk’e dönmüş. Geçen seneki başarısız performansından sonra UEFA Kupasını kaldırmış bir takıma transfer olması tam bir piyango onun için. Referans böyle bir şey işte. Onu taklalarıyla Shaktar’da tanımıştık futbolseverler olarak, belki eski performansına kavuşur, iyi bir rol oyuncusu olur orda. Sivasspor karşısında forma bulabilir mi acaba?..
İçerdeki Tobol maçından itibaren gittikçe üstüne koyan bir takım vardı fizik olarak, bugünkü maçtan sonra bunu rahatlıkla görmek mümkün. İlk Tobol maçıyla başlayan kondisyon yüklemesi planlamasının çok doğru olduğunu, yedek oyuncularla çıkılan maçlarda yükselen tepkilerin yersiz olduğunu, bu maçlara birer ‘resmi hazırlık maçı’ gözüyle bakılması gerektiğini söylemiştik. Gaziantep’teki futbol oynamaya müsait olmayan sıcağa ve neme rağmen ilk hafta maçı değilmişçesine bir mücadele ortaya koydular. Böyle maçları kazanmak önemlidir, son dakikalarda gereksiz bir baskı ve stres olsa da zorlu bir deplasmanı atlamış oldu takım.
Arda Turan, Arda Turan, Arda Turan! Arda hakikaten yeni sezonla beraber gerçekten bambaşka bir oyuncuya dönüştü ve birçok tabuyu yıktı. En azından benim için öyle. Her maç duran toptan gol attırıyor, kendi atıyor, tam bir oyun kurucu gibi oynuyor. Bu maç gerçekten rüştünü ispatladı bu anlamda. Oyununa olgunluk katmaya da başladı artık, fizik gücü biraz daha sağlam olursa üç büyük lige kapağı atması uzun sürmez. Böyle bir oyuncuyu izleyebildiğimiz için şanslıyız. Özellikle duran top meselesi beni büyüleyen tarafı işin. Bu kadar dramatik bir yükselişi beklemiyordum açıkçası, o kadar etkili kullanmaya başladı ki geçtiğimiz senelerde bizi Sabri’yle muhattap olmak zorunda bıraktın diye kızası geliyor insanın Arda’ya! Sezon başından beri boş geçtiği maç yok, 7 resmi maçın hepsinde duran toptan gol atan bir Galatasaray var. Bu duran top performansının aynı düzeyde devam etmesini beklemek akıl kârı değil zaten de, en azından bunu bir standart haline getirebilirse oyununa yepyeni bir yön kazandırmış olacak.
Arda Turan bu kadar etkiliyken ona pek ayak uyduramadı kanat oyuncularımız, Keita ilk yarı etkili olmaya çalıştı ama bu çalımları atan adamı bu ligde rahat bırakmazlar pek, sertlikten fazlasıyla nasibini aldı o da. Aydın Yılmaz özellikle ilk yarı tekrar bildiğimiz standart oyununa geri döndü. Pasları alamayan, ayağındaki topları doğru kullanamayan bir Aydın vardı sahada. Hemen hiçbir etkili orta kesemedi içeriye, ben Rijkaard’ın devre arası onu değiştriceğini düşünüyordum. Sanırım Keita’nın yüreğimizi ağzımıza getiren pozisyonu, kenara gelen oyuncunun Aydın değil Keita olmasının bir numaralı sebebiydi. İkinci yarıda biraz daha idare eder gibi gözüktü ama Netanya maçında onu izleyenler onun ilk 11′de çıkmasının sebebinin bu performans olmadığını rahatlıkla söyleyebilirler.
Takıma biraz yukardan bakarsak ikinci bölgede alan kapatmakta güçlük çektiğimizi görüyoruz. Kanat oyuncularının hücumda Baros’u ikileyeci rolünde olmaları defansif görevlerini yerine getirmelerini zorlaştırıyor, ikisini de doğru zamanlamayla yapabilmek için takım halinde daha çok maç yapmaları gerekecek. Bunun için de sabırsız olmamak, maç maç gelişimi takip etmek gerekli. Defansta bazı sıkıntılarımız var ama bu daha çok oyuncuların kendisinden kaynaklanıyor. Sağ tarafta sürekli pozisyon kaybeden bir Sabri Sarıoğlu, ortada sağlam durup duramayacağı belli olmayan Gökhan Zan’la çok güvenilir bir defans hattımız olmayacak, o belli. Uğur Uçar’ın şu takıma girip hem hücuma katkıda bulunacağı, hem de savunmayı toparlayacağı günü iple çekiyorum. Vurun Sabri’ye değil anlatmak istediğim ama Sabri bundan iyi bir sağ bek değil işte, yapacakları, yapamayacakları belli. Bu takımın bu değişikliğe bence ihtiyacı var.
Ben fazlasıyla memnunum şu oyundan, daha fazlasını beklemek zaten haksızlık olur. Üstüne koyan bir yapı oluşturma yolunda ilerliyoruz, Elano ve Mehmet Topal gibi ana rotasyonun son parçaları da takıma yerleşince daha da iyi olacaktır takım. Önümüzdeki maçı şimdiden merakla bekliyorum, özlemişiz ligi ve ligdeki Galatasaray’ı…
Herkes az çok tahmin yürütüyor eleme turunu hangi takımların geçeceğiyle ilgili ancak en doğru tahminlere ulaşmak istiyorsak bahis şirketlerinin oranlarına bakmak gerekiyor. Bu işten milyonlarca euro para kazanan bahis şirketlerinin belirlediği oranlar en gerçekçi temele oturmak zorunda ki kârlarını maksimize edebilsinler. Bu sebepten bu oranlar artık önemli veriler olarak kabul ediliyorlar. Futbol üzerine bahis oynayan birisi değilim ama oranlarla, tahminlerle haşır neşir olmayı severim, özellikle Avrupa kupalarında takımlara tanınan şansları incelemek için.Yukardaki resim bwin.com’un UEFA Avrupa Ligi play-off turu için verdiği oranların yüzdelik dilimdeki karşılıkları. İlk dikkatimizi çeken Galatsaray-Tallinn eşleşmesi oluyor zira tüm play-off karşılaşmaları içinde %87 ile Werder Bremen’in ve PSV’nin %88′lik oranının ardından tur için en fazla şans tanınan ikinci ekip olarak görülüyor Galatasaray. Fenerbahçe’nin Sion karşısındaki şansı ise %76 olarak gözüküyor. Esas ilgilmi çeken ise Trabzonspor ve Sivasspor’a verilen oranlar. Bildiğiniz gibi bu takımlarımız seribaşı değildi ve doğal olarak güçlü ekiplerle karşılaşmak durumunda kaldılar. Buna rağmen beklediğimden daha çok şans tanınmış takımlarımıza. Trabzonspor’un Toulouse karşısındaki şansı %44 olarak gözüküyor, geçen senenin UEFA Kupası Şampiyonu Shaktar karşısındaki Sivasspor’un şansı ise %40. Özellikle Sivasspor’un oranı bana ilginç geldi, özellikle dünkü maçtan sonra. Bu kadar eksik ve oturmamış bir takımla Sivasspor’un Shaktar karşısındaki şansının %40′ın yanından bile geçmediğini düşünüyorum ama futbol bu elbette, saha içindeki oyun belirliyor her şeyi. Bakalım bu oranların sahadaki yansıması ne olacak?
Bunların haricinde bir de kupayı kazanma ihtimalleri var bildiğiniz gibi. Bu kategoride Galatasaray ve Fenerbahçe’nin şampiyonluğuna 1′e 34 vermiş bwin, Sivasspor ve Trabzonspor için ise bu oran 1′e 201. Beşiktaş’ın Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu için verilen oran 1′e 251. Beşiktaş en iyi oran verilen 22. takım listedeki, Galatasaray ve Fenerbahçe’den daha iyi orana sahip 10 takım var. Şampiyonlar Liginden gelecek takımlar dahil değil tabii…
Süper Ligin açılış maçı olan İBB-Beşiktaş maçını izlememe rağmen iki satır bir şey yazmak gelmemişti içinden. Bu maçla beraber Süper Ligi gerçek anlamda açmış olduk, hem Olimpiyat stadının insanı boğan görüntüsünden uzak, hem de oyun anlamda izleyenleri tatmin edecek bir maç oldu. İki takımın da Avrupanın kalburüstü ekipleriyle oynayacakları play-off maçları öncesinde izlemek adına da güzel bir fırsattı.
Sivasspor’un eksikleri belli. Yeni transferlerin uyum sürecini kısa sürede atlamayacak gibi görünüyorlar ve bu süreci kısaltacak, oyun sistemini yeni oyunculara aşılayacak olan takım iskeletinin en önemli iki oyuncusundan da yoksunlar. Sivasspor’u zirve takımına evrilmesindeki en önemli etken bir 3. bölge takımı olmalarıydı, orta sahayı çabuk ve uzun topla geçip Mehmet Yıldız’ın en iyi yaptığı iş olan top tutması ve arkadaşlarını beslemesi üzerine varyasyonlar kuruyorlar ve başarılı oluyorlardı. Mehmet Yıldız’ın sezonu sakat açması bu anlamda çok büyük darbe oldu Sivasspor adına. O yetmezmiş gibi orta saha sertliğini sağlayan ve hücumlara arkadan destek veren Sezer Badur da yok. Eh, Sivasspor zaten bu oyuncuların yokluğunu hissetmeyecek bir kadro derinliğine sahip olsa zaten şampiyonluk apoleti olurdu şimdi omzunda.
3. bölge takımı dedik Sivasspor için, bunu bir açalım. Aslında genel çerçevede Sivasspor sistemini tanımlamak için kullandık bunu ama maç içindeki gel-gitlerde de net olarak okunabiliyordu bu. Dikkat ettiyseniz Sivasspor’un en etkili olduğu bölüm Kamanan’ı ön bölgede önü açıkken topla buluşturmayı başarabildikleri bölümdü. Golde biraz defansın, biraz da topun iyi yere gitmesinin payı var ama esas gol sonrası dengeye kurdukları zaman diliminden bahsediyorum. Sivasspor’un bir an önce planladıkları ilk 11′e dönmesi lazım. Bu ne kadar zaman alacak, son iki sezonda olduğu gibi zirve dörtlüsünde yer alabilecekler mi, ondan şüpheliyim yalnız. Shaktar karşısında ise şu mevcut halleriyle şansları yok.
Günün galibi Trabzonspor’u bu sene ilk defa izledim. Şöyle söyleyeyim, Trabzonspor bu ligin en yetenekli takımı değil belki, en potansiyelli takımı da değil ama bence en dengeli takımı. Sahaya çok iyi yayılıyorlar ve her oyuncu rolünü çok iyi biliyor. Oyunu açma, pas trafiğini sağlama konusunda geçen senenin üzerine koymaya başlamışlar. İşte bazen en iyi transfer mevcut takımı üzerinden devam etmektir, Trabzonspor bunu başarmış bu sezon. Hüseyin’in görevini ligi iyi tanıyan defansif orta sahalardan Tjikuzu almış, bunun dışında büyük bir değişiklik yok takımda. Yattara-Engin değişikliği vardı bunun haricinde ama ben Engin Baytar’ın yerine yeni transfer Gabric’in daha çok forma şansı bulacağını düşünüyorum. Okuduğum her yerde istikrarlı ve iyi bir oyuncu olduğu söyleniyor. Öncelikle izlemek lazım elbette ama Engin şu uyumsuz, takımı ve pas trafiğini bozan oyununa devam ettiği sürece forma bulması zor gibi.
Maçın en dikkat çekici oyuncuları ise Alanzinho ve Ceyhun Gülselamdı elbette. Alanzinho’ya zaman tanınması, bu kadar bonservis bedeli ödenmiş bir oyuncuya ligi tanıma ve uyum sürecini atlatma şansının tanınmasının Trabzonspor lehine olacağını söylemiştim. Alanzinho o beklenilen aşamayı kaydetmiş gözüktü bana, ikili mücadelelerin büyük çoğunluğunda ayakta kalan, başladığı işi bitiren görüntüsüyle takımın en faydalı oyuncularından biriydi. Çok çabuk yön değiştirebildiğini geçen sezondan biliyorduk zaten, son hamleyi de yapabilecek duruma gelmesi onu takımın hücum yönündeki lideri haline getirmiş. Yattara’nın yokluğunun da payı var tabii bunda. Alanzinho’yla beraber maçı alan oyuncu ise Ceyhun Gülselam’dı. Ümit milli takımda boyu ve fiziğiyle dikkat çeken bir oyuncuydu Ceyhun ve Galatasaray’ın onu defans rotasyonuna katmasını çok istemiştim, Trabzonspor bitirdi işini. O da sezona iyi başladı, özellikle arkadan gelip attığı şutlar gerçekten inanılmazdı. Topun bu şekilde gitmesi için nasıl vurulur bilmiyorum ama doğru şut stilinin bu olduğundan eminim. Top fazla dönmeden çok iyi hızlanıyor ve bir anda düşüşe geçiyor. Kaleciler için gerçekten çok tehlikeli toplar bunlar ve kaleyi buldukları zaman büyük ihtimalle gol oluyorlar. İlki direkte patladı, ikincisini de gol oldu zaten.
Trabzonspor’un tek eksiği net vuruşu olan, yüzdeli bir santrafor, işte o zaman tam anlamda bir ‘contender’a dönüşebilirler. Batuhan Karadeniz ismi geçiyor ki bence cuk diye oturur şu takıma Batuhan, arıza bir oyuncu olmasının pek bir önemi yok. Bence hemen bonservisle alalım ısrarından vazgeçip bonservis opsiyonlu kiralama için zorlamalılar Beşiktaş’ın kapısını, gerekirse önden de bir para verilebilir. Umut Bulut ve Gökhan Ünal geçen seneki görüntüsünde devam ederse Avrupa hattında dolaşırlar ama iyi bir santraforla daha ötesi için bir şansları olur. Toulouse karşısında ise şansını az görmüyorum Trabzonspor’un, Fransa’daki ilk maçta dağılmazlarsa olmayacak iş değil. Tek sorun uzun yıllardır Avrupada tur geçememiş olmaları ve bu da ciddi bir özgüven problemi yaratıyor Edirne dışında. Bu kısır döngüyü bir şekilde kırmalılar, umarım Toulouse maçında olur bu…
Bu sene yürürlüğe giren yeni statüde Şampiyonlar Ligine giden iki yol var. Birincisi UEFA sıralamasında 13. sıra ve sonrasındaki ülkelerin şampiyonlarının kendi aralarında oynadığı elemeler, diğeri ilk 12 sıradaki ülkelerin ikinci, üçüncü ve dördüncülerinin kendi arasında oynasında elemeler. Statü açıklandığı zaman blog tutmuyordum ama Türkçeye çevirisini yapıp çeşitli forumlarda paylaşmıştım ve statüyü olumlu bulduğumu söylemiştim. Neydi bu statünün olumlu tarafı, daha çok ülke temsil edilecek ve bazı ülkelerin takım fazlalığı önlenecekti.
Mantık buydu ama uygulama ironik bir şekilde tam tersi oldu. Yeni şampiyonlar eklenmeye çalışılırken dışarda bırakılanlar 4 takımla Şampiyonlar Ligine katılanlar değil, 2. tabaka diyebileceğimiz iki takımla katılan ülkelerin ikincileri oldu. Büyük liglerin takımları 4′er takımla katılması daha bir garanti altına alınırken hemen bir alt kademesindeki ligler olan Hollanda, Ukrayna, Portekiz, Türkiye gibi ülkelerin ikincileri çok zorlu elemelerden geçmek durumunda. Denge sağlayacağız derken çok daha önemli bir denge ihlal edildi bu anlamda. Bir Levski, bir Salzburg Şampiyonlar Liginde yer almalıdır ama bunun için yerinden edeceği takım Panathinaikos, Galatasaray, Fenerbahçe ya da Sporting olamaz. Bir tarafta üçüncüsü bile direkt katılan ülkeler, onların hemen altında ikincisi işkence çeken diğer ülkeler. Alt taraf yukarıya yaklaşmalıydı, baş altı ülkeleri alt tarafa çekmek değil. Geçtiğimiz sene BATE Borisov’u, Anorthosis’i, Cluj’u, Aalborg’u zevkle izlemiş bir Şampiyonlar Ligi izleyicisi olarak söylüyorum bunları. Sürpriz kendiliğinden olunca güzel bir şeydir, böyle zoraki olunca anlamını gerçekten yitiriyor. Özellikle bir tarafa ciddi bir haksızlık yapılmışken.
Bol keseden atıp tutuyorsun, önerin nedir derseniz aslında düşündüğüm sistem basit. İki farklı Şampiyonlar Ligi eleme yolu olabilir ama haksız rekabeti önlemek için son turda bu elemelerin birleşmesi gerekir. İki ayrı 10′lu yerine 20 takımın katıldığı son bir tur yapılır. Bir önceki sistemde 16 seribaşı vardı ve büyük ülkelerden daha çok takım elemelere katılıyordu. Bu şekilde daha makul eşleşmeler görebiliriz, en azından yukardaki gibi gece-gündüz tablosu çıkmazdı ortaya…